29 Ekim 2014 Çarşamba

Kurulduğu Günden Beri Yalnızca Mülk Sahiplerinin "cumhuriyet"i

Kurulduğu Günden Beri Yalnızca Mülk Sahiplerinin "cumhuriyet"i

Bir takım "sol" görünümlü çevrelerin burjuva cumhuriyeti yeni bir şeymiş gibi pişirip önümüze koyup yürüyüşler düzenlediği bu TC'nin kuruluş gününün yıldönümünde biz de eski günleri yadedelim.
29 Ekim 1923’de feodal-teokratik monarşiden burjuva-toprak sahibi diktatörlüğüne geçildiğinde işçi sınıfının durumunda hiçbir iyileşme olmadı. İşçiler son derece kötü koşullarda çalışıyordu, iş kazalarına ilişkin elimizde bir veri bulunmamasına rağmen o dönem gerçekleştirilen protesto ve grevlerde dile getirilen taleplerden iş kazası oranının çok yüksek olduğunu anlayabiliyoruz.
İşçilerin yaşam koşulları da çok farklı değildi. Savaş sonrası dönemde, Türkiye işçisinin para olarak kazancı 6-7 kat artmış, buna karşılık - hükümet komisyonlarının tespit ettiğine göre - yiyecek fiyatları 1912 yılına oranla 21 kat artmıştır. En fazla fiyat artışı yiyecek maddelerinde olmuştur.
Pahalılığın bu artışı, Kemalist hükümetin politikası ile açıklanabilir. Bu hükümet bir süre ticaret tekeli kurarak satılan maddelerin vasıtalı vergilerini durmadan artırmaktaydı.
Savaş öncesi ücretlerle karşılaştırılırsa, işçi için en gerekli maddelerin fiyatlarındaki artışlar şöyleydi: şeker ve patatesin 24 kat, bitkisel yağların 30 kat, unun 18 kat, sabunun ve gazyağının 17 kat arttı.
Başka deyişle, Türkiye işçi sınıfının geliri, savaş öncesine oranla 3-4 kez azalmıştır; zira hayat pahalılığı para olarak gelir artışını 3-4 kez geçmiştir.
Almanya'da çıkan Bergwerkzeitung, 25 Eylül 1927 tarihli sayısında, tekelcilik politikasının nasıl bir soygun olduğunu ve vergilerin korkunç hacmini gösteren rakamlar yayınlanmıştır. Buna göre, gaz yağının İstanbul'a teslim fiyatı 4,5 kuruştur (litresi) satış fiyatı ise 16,5 kuruş; yani fiyat 4 kat artıyor. Benzin fiyatı 7 kuruştan (alış fiyatı) 11,5 kuruş imtiyazlı satış fiyatına çıkıyor (fabrika, atölye v.s. için.) Şekerin fiyatı yarı yarıya artıyor. Bu vasıtalı vergiler, tekellerle birlikte 1927-1928 yıllarında devlet gelirinin beşte üçünü oluşturuyor.
İşçi sayısının azlığına ve işçilerin genellikle küçük işletmelerde yoğunlaşmasına rağmen ortalama olarak, emekçilerin üçte birinin örgütlü olduğunu görüyoruz. Ayrıca bu örgütlenme, büyük baskı koşulları altında gerçekleştirilmiştir.
Bu dönemde sendikalar hemen hemen yasaklanmıştır; kurulmasına izin verilen federasyon ve dernekler hayır işleriyle yetinip devlet kontrolü altında çalışmak zorundadır.
Kemalist burjuvazinin başlarında kendi ajanlarının bulunduğu sahte sendikalar kurdurmak durumunda kalması, onların işçi hareketinden ne kadar çekindiklerini gösterir. “Sendikalar Birliği” de Kemalistlerin “işçiye karşı olmadıklarını” göstermek, gerçek işçi sendikalarının dağıtılmalarını kamufle etmek amacıyla kurulmuştur. Birliğin 32.000 üyesi 32 sendikada toplanmıştı. İşçi ile işveren arasındaki bütün anlaşmazlıklar bu «Birlikçe» «barıştırıcı-uzlaştırıcı» danışmalarla çözülüyor ve bu «danışmalı» toplantılara daima polis komiserleri başkanlık ediyordu…. Kemalistler, bu Birliğin görevini tamamladığını, işçi sınıfını gerçek örgütlerinden uzaklaştırdığını gördükten sonra kapattılar.
Bu dönemde çıkan yasalara incelediğimizde devletin emekçi sınıflar üzerinde yoğun baskı kurarak burjuvaziyi güçlendirdiğini, böylece ona sanayileşme yolunu açtığını görüyoruz.
1925 yılından sonra Kürdistan'da patlak veren ayaklanmaların bastırılması sırasında çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunuyla tüm grevler yasaklanmıştır;
1933 yılında Ceza Kanunu grev ya­panlara uygulanacak cezaları ağırlaştırma yönünde değiştirilmiştir;
Bu dönemde çıkarılan en önemli kanun 8 Temmuz 1936’da Meclis tarafından kabul edilen ve Haziran 1937'de yürürlüğe giren 3008 sayılı İş Kanunudur. Bu Kanunla çalışma saatleri işçinin aleyhine olarak belirleniyordu.
1936 yılında Ceza Kanununun 141. ve 142. maddeleri İtalyan Faşist Ceza Kanunu örnek alınarak daha da ağırlaştırıldı.
1938 yılında sınıf esasına dayanan derneklerin kurulmasını ya­saklayan Cemiyetler Kanununun yürürlüğe girmesiyle işçilerin sendika kurma hakkı kaldırıldı.
1940'ta çıkarılan Milli Korunma Kanunuyla işçi sınıfı üzerinde­ki baskılar daha da yoğunlaştı. Bu Kanunla işçilerin istedikleri zaman işlerini terk etmeleri yasaklanıyordu. Günlük çalışma süresinin gerek­tiğinde 3 saat uzatılabilmesine olanak tanıyan bir madde de bu Kanun­la getiriliyordu. Aynı yıl yapılan bir değişiklikle haftada bir günlük tatil hakkı kaldırıldı. 1944’te de Kanuna, çalıştığı işyerini mazeretsiz ola­rak terk eden işçilerin güvenlik kuvvetlerince yakalanıp zorla çalışma­ya gönderilmesini belirten bir madde eklendi. (Verileri Rosaliev ve Yıldırım Koç'un kitaplarından derledim)

28 Ekim, Ukrayna

28 Ekim, Ukrayna
28 Ekim. Bundan 70 yıl önce bugün, 1944 yılında Kızıl Ordu Ukrayna'yı Nazi işgalinden kurtarmıştı.
Bugün Ukrayna kapitalizmin pençesinde. Ama ne yerel oligarklar, ne de emperyalistler rahat uyuyamıyor.
Lenin'in ifadesiyle "İngiliz finans kapitalin borazanı" the Economist dergisinin son sayısında Ukrayna'nın durumunu değerlendirişi bu korkuyu yansıtıyor.
Dergi, 3600 kişinin kurban gittiği savaşın "devrimin" umudunu ve enerjisini yediğini söylüyor. Kırım gitmiş, sanayi bölgesi Donbas gitmiş, ateşkes de kırılgan.
Ama asıl eleştiri Ukrayna hükümetine. Reformları yapmakta direnip değerli vakti kaybetmişler. Ekonomi çökmek üzere. Bu sene yüzde %10 küçüldü. Enflasyon %14. Rezervler eriyor, borç ödemeleri yaklaşıyor. Yanukoviç'i deviren protestolara katılanlar tecrübesiz çıktı. Eski rejimden kalma meclis reformları tıkıyor. Yeni yapılacak seçimlerin sonuçları da önemli değil, çünkü ekonomik çıkar grupları seçileni hemen satın alır, eski yüzler yeni maskelerle meclis koltuklarına oturur. Avrupa ve ABD'de yetişen "idealist" teknokratlar büyük zorluklarla karşılaşacaklar. Devlet parasını üç-beş çıkar grubuna aktarma alışkanlığının önüne geçilemiyor.
Dergi ülkenin ekonomik durumunu böyle özetlemiş. Maidan protestolarına ve daha sonra savaşa katılanların sabrının taşmasından korkuyorlar. Savaşın bitmesiyle askerler kışlalardan evlere döndüğünde kıyamet kopabilir diyor the Economist.
Yazının kapanış cümlesini bire bir çevirelim:
"Eğer cepheden dönen askerler ülkelerinin durumunda bir değişiklik görmezlerse sokaklara çıkarlar; hem de bu defa geçen yıl olduğu gibi tahtadan sopalarla değil, gerçek silahlarla. Bir sonraki Maidan olayları da bir karnavala değil, 1917 Bolşevik Ekim Devrimine benzer. Ukrayna hükümetinin hiçbir şey aklını başına getirmiyorsa, hiç olmazsa bu uyarı getirsin."


Afrika Neden Emperyalistlerin İştahını Kabartıyor?

Afrika Neden Emperyalistlerin İştahını Kabartıyor?
ABD emperyalizmi, emperyalist Avrupa ülkeleri, Çin emperyalizmi, Japon emperyalizmi, Rus emperyalizmi ve ayrıca Brezilya, Hindistan burjuvazisinin ve tabii ki Türk burjuvazisinin Afrika rekabeti neden kaynaklanıyor?
Hangi Afrika ülkesinin hangi hammaddeye sahip olduğunu gösteren aşağıdaki bu liste bu soruyu kısmen de olsa yanıtlıyor.
*
Cezayir
Petrol, Doğal Gaz, Demir Cevheri, Fosfat, Uranyum, Kurşun, Çinko
Angola
Petrol, Diamonds, Demir Cevheri, Fosfat, Bakır, Feldspat, Boksit, Uranyum
Benin
Küçük Offshore Petrol Yatakları, Kalker, Mermer, Kereste
Botsvana
Elmaslar, Bakır, Nikel, Tuz, Soda Külü, Potasyum, Kömür, Demir Cevheri, Gümüş
Burkina Faso
Manganez, kireçtaşı, mermer, altın Küçük Mevduat, Fosfat, Pomza, Tuz
Burundi
Nikel, Uranyum, Nadir toprak elementleri, Turba, Kobalt, Bakır, Platin, Vanadyum, Ekilebilir Arazi, Hidroelektrik, Niyobyum, Tantal, Altın, Kalay, Tungsten, Kaolen, Kireçtaşı
Kamerun
Petrol, boksit, demir cevheri, Kereste, Hidroelektrik
Cape Verde
Tuz, Balsalt Kaya, Kireçtaşı, Kaolen, Balık, Kil, Alçı
Orta Afrika Cumhuriyeti
Elmaslar, Uranyum, Kereste, Altın, Petrol, Hidroelektrik
Çad
Petrol, Uranyum, Natron, Kaolen, Balık (Çad Gölü), Altın, kireçtaşı, Kum ve Çakıl, Tuz
Demokratik Kongo Cumhuriyeti
Kobalt, Bakır, Niyobyum, Tantal, Petrol, Sanayi ve Elmas, Altın, Gümüş, Çinko, Manganez, kalay, uranyum, kömür, Hidroelektrik, Kereste, Ekilebilir Arazi, Su
Kongo Cumhuriyeti
Petrol, Kereste, potas, Kurşun, Çinko, Uranyum, bakır, Fosfat, Altın, Magnezyum, Doğal Gaz, Hidroelektrik
Fildişi Sahili (Fildişi Sahilleri)
Petrol, Doğal Gaz, Diamonds, Manganez, Demir Cevheri, Kobalt, boksit, bakır, altın, nikel, Tantal, silis kumu, Kil, Kakao, Fasulye, Kahve, Palm Yağı.
Cibuti
Jeotermal, Altın, Kil, Granit, Kireçtaşı, Mermer, Tuz, Diatomit, Alçı, Pomza, Petrol
Mısır
Petrol, Doğal Gaz, Demir Cevheri, Fosfat, Mangan, Kireçtaşı, Alçı, Talk, Asbest, Kurşun, Çinko
Ekvator Ginesi
Petrol, Doğal Gaz, Kereste, Altın, boksit, elmas, Tantal, Kum ve Çakıl, Kil
Eritre
Potas, Altın, Çinko, Bakır, Tuz, Doğal Gaz ve Petrol, Balık
Etiyopya
Altın, Platin, Bakır, Potash'a, Doğal Gaz
Gabon
Petrol, Doğal Gaz, Elmas, Niyobyum, Manganez, Uranyum, Altın, Kereste, Demir Cevheri, Hidroelektrik
Gambiya,
Balık, Titanyum (Rutil ve ilmenit), Kalay, Zirkon, Siliva Kum, Kil, Petrol
Gana
Altın, Kereste, Endüstriyel Elmaslar boksit, Manganez, Balık, Lastik, Hidroelektrik, Petrol, Gümüş, Tuz, Kireçtaşı
Gine
Boksit, demir cevheri, elmas, altın, uranyum, Hidroelektrik, Balık, Tuz
Gine-Bissau
Balık, Kereste, Fosfat, Boksit, Kil, Granit, Kireçtaşı, Petrol
Kenya
Kireçtaşı, Soda Külü, Tuz, Taşlar, Fluorspar, Çinko, Diatomit, Alçı.
Lesotho
Su, Elmas, Kum, Kil.
Liberya
Demir Cevheri, Kereste, elmas, altın,
Libya
Petrol, Doğal Gaz, Alçı
Madagaskar
Grafit, krom, kömür, boksit, Tuz, Kuvars, Yarı Değerli Taşlar, Mika, Balık, Hidroelektrik
Malawi
Kireçtaşı, Ekilebilir Arazi, Hidroelektrik, Uranyum, Kömür, Boksit
Mali
Altın, Fosfat, Kaolin, Tuz, Kireçtaşı, Uranyum, Alçı, Granit, boksit, demir cevheri, manganez, Kalay, Bakır
Moritanya
Demir Cevheri, Alçı, Bakır, Fosfat, elmas, Altın, Petrol, Balık
Mauritius
Ekilebilir Arazi, Balık
Fas
Fosfat, Demir Cevheri, Mangan, Kurşun, Çinko, Balık, Tuz
Mozambik
Kömür, Titanyum, Doğal Gaz, Tantal, Grafit
Namibya
Elmaslar, Bakır, Uranyum, Altın, Gümüş, Kurşun, Kalay, Lityum, Kadmiyum, Tungsten, Çinko, Tuz, Hidroelektrik, Balık, Kömür, Petrol, Demir Cevheri
Nijer
Uranyum, Kömür, Demir Cevheri, Kalay, Fosfat, Altın, Molibden, Alçı, Tuz, Petrol
Nijerya
Doğal Gaz, Petrol, Kalay, Demir Cevheri, Kömür, Kireçtaşı, Niyobyum, Kurşun, Çinko, Ekilebilir Arazi
Ruanda
Altın, Kasiterit (Tin Ore), Volframit (tungsten cevheri), Metan, Ekilebilir Arazi
Sao Tome ve Principe
Balık, Hidroelektrik
Senegal
Balık, Fosfat, Demir Cevheri
Sierre Leone
Elmaslar, Titanyum Cevheri, boksit, demir cevheri, altın, krom
Somali
Uranyum, Demir Cevheri, Kalay, Alçı, boksit, bakır, tuz, Doğal Gaz, Petrol
Güney Afrika
Altın, Krom, antimon, kömür, demir cevheri, manganez, nikel, Fosfat, Kalay, Uranyum, Gem Diamonds, Platin, Bakır, Vanadyum, Tuz, Doğal Gaz
Sudan
Petrol, Demir Cevheri, Bakır, Krom Cevheri, Çinko, Tungsten, Mika, Gümüş, Altın, Hidroelektrik
Svaziland
Asbest, Kömür, Kil, Kasiterit, Hidroelektrik, ormanlar, Altın, Pırlanta, Taş Ocağı, Talk
Tanzanya
Tanzanite, Taşlar, Hidroelektrik, Kalay, Fosfat, Demir Cevheri, Kömür, elmas, altın, Doğal Gaz, Nikel
Togo
Fosfat, kireçtaşı, mermer, Ekilebilir Arazi
Tunus
Petrol, Fosfat, Demir Cevheri, Kurşun, Çinko, Tuz
Uganda
Bakır, kobalt, Hidroelektrik, Kireçtaşı, Tuz, Ekilebilir Arazi, Altın
Zambiya
Bakır, Kobalt, Çinko, Kurşun, Kömür, Zümrüt, Altın, Gümüş, Uranyum, Hidroelektrik
Zimbabve
Kömür, Krom Cevheri, Asbest, Altın, Nikel, Bakır, Demir Cevheri, Vanadyum, Lityum, Kalay, Platin

Haberlerde Gelişen Kapitalizm

Haberlerde Gelişen Kapitalizm
Bir "Yeni Şafak" yazarının verdiği rakamlar Kürdistan'da kapitalizmin gelişimine işaret ediyor. Bölgedeki nüfus hareketliliğinin son yedi yıldaki artışını görüyoruz:
"2007 yılında bölgedeki 16 havalimanına iç hatlardan gelen yolcu sayısı 3,8 milyon, dış hatlar yolcu sayısı ise 148 bin seviyedeydi.
2013 yılına gelindiğinde bölgedeki havalimanı sayısı 19'a, iç hat yolcu sayısı 10,5 milyona, dış hat yolcu sayısı ise 485 bine çıkmış.
7 yılda yolcu sayısındaki artış yüzde 179."
Başka bir burjuva yazar da Sivas'taki son on yılın gelişimini gösteren bir bilgi vermiş:
"Sivas: 2000 yılında 36 fabrikası varken bugün 130 fabrikası var. Dört organize sanayi bölgesine sahip ve hepsi dolu. 2000 yılında 17 milyon dolar tutarında ihracat gerçekleştirirken, şimdi 180 milyon dolar ihracat yapıyor."

Çöpe Giden Bir "İlke"

Çöpe Giden Bir "İlke"
Devletin burjuvaziye yaptığı hizmetin sınırı yok.
4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’a yapılan ek uyarınca sermaye şirketlerine iştirak etmek suretiyle finansman sağlayan yatırım fonlarına, Hazine Müsteşarlığı, 250 milyon liraya kadar kaynak aktarabilecek.
Zamanı geldiğinde çöpe atılan her burjuva "ilkesi" gibi devletin bütün gelir ve giderlerinin tek bir bütçe içerisinde yer almasına dair "teklik prensibi" de çöpe atılmış oldu. Fona aktarılan para bütçe dışına çıktığı için Sayıştay tarafından denetelenemeyecek.
Böylece devletin burjuvaziye doğrudan kaynak aktarımı gibi bir desteği de olmuş oldu.

Rus Emperyalizmi

Rus Emperyalizmi
Milliyet gazetesinden bir yazar Karen Dawisha’nın, Rusya’nın Sahibi Kim? (Who Owns Russia - Putin’s Kleptocracy) adlı kitabını okuyup bu kitaptaki en temel bilgileri aktarmış.
Bunlardan bazılarını aktaralım:
"Rusya’nın toplam servetinin yüzde 35’i 110 civarındaki dolar milyarderinin elinde bulunuyor. Zenginlerin bir çoğu da, paralarını ülke dışında yatırıyor. Ekonomik yaptırımların başlamasıyla, bu yılın ilk üç ayında, Rusya’dan 50 milyar dolar civarında servetin kaçırıldığı hesaplanıyor. 2005 yılı sonunda 335 milyar dolara ulaştığı hesaplanan sermaye kaçışının, şu sıralarda ikiye katlandığı anlaşılıyor. Rus oligarklar, Londra ve New York’ta, fiyat bile sormadan gayrimenkul alıyorlar. Londra’da, gayrimenkul paralarının nakit olarak ödenmesine göz yumuluyor.
...Forbes, Reuters ve Rus şirketleri internet sitelerinden alınan bilgilere göre, bazı oligarkların servet büyüklükleri şöyle:
Gennadiy Timchenko, 15.3 milyar dolar,
Boris Rotenberg, 1.6 milyar dolar,
Arkadiy Rotenberg, 4 milyar dolar,
Yuriy Kovalchuk, 1.4 milyar dolar,
Aleksey Miller ve Igor Sechin, 25’er milyon dolar yıllık maaş,
Sergey Chemezov, 800 milyon dolar,
Nikolay Shamalov, 500 milyon dolar."
Biz de konuya emperyalizmin en önemli kriterlerinden biri olan sermaye ihracı açısından bakalım.
Acaba Rusya'da oluşan sermaye fazlası yığınların yaşam düzeyini yükseltmeye mi yaramaktadır? Bu ülkenin kapitalistleri kazançlarından fedakarlık mı yapmaktadırlar? Yoksa tıpkı diğer emperyalist ülkeler gibi bu ülke de sermaye ihracı yoluyla karlarını artırmaya mı yönelmiştir?
Bu ülkenin yurt dışında biriken sermayelerinin yıllar içindeki artışı aşağıdaki tablolarda görülmektedir. Bu tablolarda söz konusu olan miktarların sadece üretime dönük dış yatırımı kapsadığını, spekülatif sermaye ihraçlarını kapsamadığını belirtmekte yarar var. (Rakamlar, BM’in yayınladığı “2012 Dünya Yatırım Raporu’ndan” alınmıştır.)
Görüldüğü gibi, Rusya’nın yurt dışı yatırım stoğu 2000 yılında 20 milyar dolardı. 2012'de bu stok 362 milyar dolara ulaşmıştır. İkincisi çok daha büyük olmak üzere, iki krizin yaşandığı, piyasaların bu kadar sıkışık olduğu bu kısa dönemde Rusya dış yatırım miktarını 18 kat artırmıştır.
Burada söz konusu olan miktar, sadece resmi istatistiklere girebilen verilere dayanarak oluşturulmuştur. Rus oligarkların 1990 yılından beri off-shore hesaplara aktarılan 798 milyar doları saymıyoruz bile. (Bu son rakam McKinsey'in eski başekonomisti James Henry tarafından Vergi Adaleti Ağı için yazılan "The Price of Offshore Revisited" çalışmasından aktaran Rusya’nın Sesi haber kaynağından alınmıştır.)


Küçük ve Orta Köylü Düşmanlığı

Küçük ve Orta Köylü Düşmanlığı
Hükümet küçük ve orta köylüye düşmanca politikalarını sürdürüyor. İşte son örnek:
Tarım Bakanlığı bahçe traktörüne yüzde 50 hibe desteği vereceğini açıklamıştı. Ama bir sorun vardı: Traktör dediğimiz alet nasıl tanımlanacak? Bu tanım dört kere değişti. Bir türlü bu tanım yapılamadığı için kimse bu destekten yararlanamadı.
İşler bununla sınırlı değil. Çiftçiler destekten yararlanma umudu ile traktör almadı. Bunu alamadıkları gibi traktör almak için başvuran çiftçiler diğer tarım makina ve aletleri alma hakkını da yitirdi. Çünkü sadece bir başvuru hakkı var. O da bir türlü tanımlanamayan traktörde harcanmış oldu.
Nasıl? "Tarımda küçük işletme belasından" kurtulmanın kestirme bir yolu, değil mi?

SGK'nın açıklarını kim kapatıyor?

SGK'nın açıklarını kim kapatıyor?
Hükümetin "ekonomi yönetimi" SGK’nın açıklarını kapatmayı önüne koymuştu.
Uygulamada bu açık nasıl kapatılıyor? İki yol var. Ya burjuva kapatacak, yani SGK primleri artırılacak. Ama haşa, öyle şey olur mu, burjuvalarımız tüm yayınlarında işçilik maliyetlerinden kan ağlarken onlara bu kötülük yapılır mı? Aslan gibi çalışanlarımız ne güne duruyor? Emekli aylıklarını düşürün gitsin.
Sosyal güvenlik reformuyla birlikte patronlara verilen teşviklerle yüzde 25 daha az prim almaya başladılar. Bu kıyağın bedelini emekli aylığının hesaplanma tarzını değiştirmek suretiyle emekliye ödetiyorlar. 2000 yılından sonra işe girenlerin emekli aylıkları buna göre hesaplanıyor...

Kadın İşçiler

Kadın İşçiler
Kadın sorununa dair çarpıcı bir istatistik:
İşgücüne katılım oranı erkeklerde yüzde 71, kadınlarda yüzde ise sadece 29.
Bu %29'un yüzde 60’ını aşan çok büyük bir kısmını ücretsiz aile işçiliği oluşturuyor. Yüzde 30’a yakın kısmı da ücretli ve yevmiyeli olarak çalışan kadınlar!
Geriye kalan yüzde 10-11 civarında kalan kısmı "kendi hesabına serbest meslek sahibi ve girişimci" yani burjuva ve küçük burjuva...

Emperyalist AB Krizden Çıkamadı

Emperyalist AB Krizden Çıkamadı
Emperyalist AB krizden bir türlü çıkamıyor. Emperyalist Almanya yılın ikinci çeyreğinde sadece %1.3 büyüyebilirken Fransa %0.1, İtalya ise %0.2 küçüldü. AB adeta %10 işsizliğe çakılı kalmış durumda.
İhracatının %40'ını bu bölgeye yapan Türk burjuvazisi de bu durumdan etkileniyor. 2009-2013 arasında bu durumu başka pazarlara ihracatını artırarak hafifletmişti. Ama Orta Doğu ve Kuzey Afrika pazarları da son olaylarla büyük ölçüde kapandı.

Sıcak Para ve Türk Burjuvazisinin Korkusu

Sıcak Para ve Türk Burjuvazisinin Korkusu

Ağustosta Türkiye'ye doğrudan yatırım kaynağından ülkeye giriş olmadı, tersine 991 milyon dolar çıkış oldu.
Borsa ve bono için Ağustos ayında ülkeye net döviz girişi olmadı, tersine ülkeden 1 milyar 739 milyon dolar çıktı.
Buna karşılık, 817 milyon dolar "nereden geldiği belli olmayan" (aslında Katar ve Kuveyt başta olmak üzere körfez ülkelerinden) kaynaktan ülkeye döviz girdi.
Bir de özel sektör, bankalar ve reel sektör Ağustos ayında yurt dışına 6 milyar 572 milyon dolar borçlandı.
Böylece, cari açık Ağustos ayında Körfez parasıyla ve krediyle (yani borçlanarak) kapatıldı.
Böylece Haziran sonu itibarıyla Türkiye’nin brüt dış borcunu 401 milyar dolar oldu. (Bunun yüzde 70’i, 279 milyar doları özel sektörün borcu - bunun 110 milyar dolarlık bölümü kısa vadeli dış borç).
Şimdi düşünelim. Devlet tahvillerini ya da şirketlerin ve bankaların çıkardıkları tahvilleri satın alarak gelen uluslararası finans kapital büyük çaplı olarak ülkeden çıkarsa ne olacak? Elindeki tahvilleri satacak. Hangi para birimine? TL'ye. TL'yle ülkeden çıkar mı? Tabii ki çıkmaz, bunları dolara çevirecek. Dolara çevirince ne olacak? Piyasadaki dolar azalacak, her taraf TL dolacak. Sonuç? TL düşecek. Bir diğer sonuç? Tahviller satıldığı için değerleri düşünce faizler artacak. Dolar artmış (bizim açgözlü patronlar yukarıda söylediğimiz gibi 279 milyar dolar borçlu), faiz artmış - krediler el yakacak. Bunun sonucu? 1999 krizinden de büyük bir kriz. Başta küçük şirketler olmak üzere İflas eden yüzbinlerce şirket. Kitlesel işsizlik. Bitmeyen "acı reçeteler", işçi sınıfı üzerindeki baskının ve sömürünün artması, krizin her zaman olduğu gibi işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimler üzerine yıkılması, kriz sonunda yeni bir tekelleşme ve sermaye yoğunlaşması dalgası ve daha Türkiye "acımasız" bir kapitalizm, bunun zorunlu siyasi sonucu ise -iktidarda hangi burjuva partisi olursa olsun - daha faşizan uygulamalar, artan devlet baskısı...

Dünyada Proleterleşme

Aşağıdaki haberin verilerine göre dünyada 570 milyon tarım işletmesi var.
Bunun 500 milyonu "aile işletmesi" başka deyişle küçük ve orta köylü.
Bu 500 milyonun %70'i "gıda güvenliğinden yoksun" yani kendi geçim araçlarını dahi güçlükle üretiyor. Demek ki büyük bir kısmı proleterleşme süreci içinde.
Bugün dünya nüfusunun yarısından fazlası, 3.5 milyar kişi kent merkezlerinde yaşıyor. 2030 yılında dünya nüfusunun yüzde 70’ inin şehirlerde yaşayacağını öngörülüyor.
Demek ki bu 500 milyonun önemli bir kısmı işçi sınıfı saflarına katılacak.

Açlık

Açlık

Dünya genelinde 8 kişiden ve 6 çocuktan biri aç.
Dünyada 900 bin insan gece aç uyuyor. 1,2 milyar insan yetersiz besleniyor.
Her üç küçük çocuktan biri beslenemiyor.
37 ülkede gıda krizi yaşanıyor.
Türkiye'de nüfusun dörtte biri yeterli gıdaya ulaşamıyor, yüzde 10'u açlık sorunu yaşıyor.

Jose Marti - Venezüella Yolculuğu

Jose Marti - Venezüella Yolculuğu

Kısa bir Jose Marti çeviri denemesi... "Venezüella Yolculuğu" adlı günlüğünden...

*
"Mutlu bir halk olarak, gizemli topraklardan geçerken halklarımızın yanıbaşında köhne şehirlerinin ve cahil köylerinin yollarını tıkayan yıkıntıları aşıp önünü görmek için cesurca ve körlemesine savaşan, insanlık tarihinde utangaç adımlarla yürüyen halklar görürüz. İncil’de doğru yazıyor: babaların günahlarını oğullar öder. Güney Amerika Cumhuriyetleri İspanyolların günahlarını ödüyor.
Her zaman olduğu gibi aç gözlü uluslar tarafından tehdit edilen, yerel nefretin kemirdiği, lüks tutkusunu umutsuz çabalarla doyurmaya yeltenen, beyazlardan korkan yerlileriyle, siyahlardan nefret eden soylularıyla, nasıl olsa devrim olur endişesiyle topraklarını sürmeyen köylüleriyle, yeteneklerini ve şereflerini talihli muzafferlere satıp da alçaklaşmış zeki adamlarıyla onca güzel ülkeyi görünce, her şeye rağmen o halkların serpilip hayata tutunduklarını, ateşli ve tükenmez bir zerafetle dolu o güzel İspanyolcalarıyla büyük halkların korosunda yerlerini talep ettiklerini görünce, insan babalarından cehalet, bitmeyen bir nefret, sefahat düşkünlüğü, endişe, sonu gelmez savaşlara ve dermansız sefaletlere gebe analardan başka bir şey miras almayan o cesur savaşçıların kaderinden duygulanıyor. Bu halkların kafaları dev kafası, yürekleri kahraman yüreği ama bedenleri çılgın bir karınca bedeni gibi. Geliştiklerinde yeteneklerinin bolluğu ve gücü nedeniyle onlardan korkulacak; gerçi o kadar büyük, o kadar sade ve insani bir kaynaktan besleniyorlar ki korkacak bir şey de yok: sarsakça ve yalıtık bir biçimde gelecek yüzyılın büyük fikirlerini içselleştirmişler ve tam da bu yüzden şimdiki zamanı nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlar. Her şeyleri - hem meyveleri hem insanları - ham ve cenin halinde. En cömert idealler, en temiz rüyalar çalışma odalarındaki uzun gecelerini süslüyor. Parisliler gibi yetiştirilmişler, kendi ülkelerinde boğuluyorlar. Kendi topraklarında egzotik birer bitkiler. Yazık. Halbuki doğmakta olan bir halk yaşadığı çağın düzeyine ulaşmamışsa, aynı anda hem çağının adamı hem de halk adamı olmanın tam zamanıdır. Ama özellikle halk adamı olmanın.
Hem doğada, hem halklarda, hem de insanlarda sonsuz bir denge vardır. Tutkunun gücünü çıkarın gücü dengeler. Zafere duyulan doyurulmaz iştah insanı fedaya ve ölüme sürükler ama aynı zamanda içsel bir dürtü onu tutumlu olmaya zorlar, yaşama bağlar. Bu iki güçten birini ihmal eden bir halk ölür. İki atlı fayton misali bunları birlikte sürmek gerekir. İşte Güney Amerikalıların talihsizliğinin nedeni de bu: bugüne kadar tutkunu gücü onlarda çıkarın gücüne ağır bastı. Paraya değer vermezler, ideale taparlar. Zengin olmak ikincil bir şeydir onlar için. Ünlü olmak, muzaffer olmak ise büyük bir şey. Tüm çabaları buna yöneliktir. Bu sempatik ve fedakar Cumhuriyetler için en güzel günler çıkarın gücünün tutkunun gücünü dengelemek istediği günler olacaktır; hatta çıkarın tutkuya ağır bastığı günler. Bir süre böyle olması iyi olacaktır çünkü tutkunun uzun egemenliğinin diyeti ödenmiş olur. Modern insan için yaşamak, çok kaba görünse de, bir ödevdir: elde bir çekiç varsa örse vuracaksın. Güney Amerika ülkelerinde ise ölüm ödev oldu. Yüzyılın başında, Bağımsızlık Savaşlarında bağımsız olmak için ölmek; İspanyolları yendikten sonra ise özgür olmak için ölmek. Belirsiz bir özgürlük ihtiyacı bu yeni ülkeleri kavuruyor; kamu yararını, bu büyük politik gücü, refahı bilmiyorlar. Kafeslerine sığmayan kartallar onlar. Ormanlarındaki kuşlar gibi köle olmaktansa ölmeyi tercih ediyorlar."

Burjuvaziye Hizmet Programı

Burjuvaziye Hizmet Programı

Başbakan Yardımcısı ve ekonomi yönetiminde yer alan bakanlar geçtiğimiz hafta Orta Vadeli Programı (Burjuvaziye Hizmet Programı diye okuyabiliriz) açıkladılar.
Güncel gelişmeleri değerlendirirken basit ve temel gerçekleri sık sık hatırlamakta yarar var:
İşçinin geliri, kendi bireysel emek gücüne dayanır. Burjuva ise gelirini kendi emek gücünden değil, işçilerin artı emeğine el koyarak el eder. Kapitaliste çalışarak değil, başkalarını sömürerek elde ettiği gelir de yetmez.
Ulusal gelirin daha sonraki dağılım süreci içinde, kapitalistin geliri artar. İşçi sınıfının geliri, devlet bütçesi aracılığıyla yeniden dağıtılır ve sömürücü sınıfların çıkarına kullanılır.
Vergi, ulusal gelirin burjuvaziye aktarılmasının önemli araçlarından biridir. İşçi sınıfının ödediği vergiler, ücretten önemli bir kesinti anlamına gelir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruluşundan bu yana vergilerle ilgili çıkardığı her yasayla toplam ulusal geliri işçiden alıp burjuvaya veren bir makinedir. Buradaki "milletvekilleri"nin seçim kampanyaları burjuvalar tarafından finanse edilir, buna karşılık bu burjuva vekilleri bir taraftan konumları gereği pek çok avanta ve ayrıcalıktan yararlanırken diğer taraftan burjuvaziye olan "borçlarını" onun lehine yasalar çıkararak öderler.
Devlet sadece vergiler aracılığıyla işçi sınıfının gelirini düşürmekle kalmaz. Bu vergileri devlet tahvili ve diğer biçimlerde aldığı ve burjuvazinin lehine harcadığı borçları ve bu borçlardan-harcamalardan doğan açığı kapatmak için de kullanır. İşçi sınıfının ödediği vergi, devlet bütçesinin zarar etmesi pahasına burjuvaziye sağlanan finansal desteğin en önemli temelini oluşturur.
Örneğin Eylül ayında bütçe açığı 9.2 milyar TL. Böylece 9 aydaki açık 11.9 milyar TL’ye yükseldi. Geçen yılın 9 ayında açık 4.5 milyar TL'ydi. Son on iki ayda, yıllık açığın 25.9 milyar TL’ye ulaştığını görüyoruz. Bu açıklar vergilerle kapanacak.
Ama TC devletinin gelir elde etme biçimi dünyadaki pek çok devletten de daha adaletsizdir. Çünkü TC devletinin vergileri büyük oranda dolaysız vergilere dayanır. Örneğin Türkiye Avrupa Birliği ülkeleri arasında en yüksek dolaylı vergi alan ülkedir. Avrupa’da yüzde 27 olan dolaylı vergilerin dolaysız vergilere oranı Türkiye’de yüzde 69'dur. Dolaylı vergilerin neden işçi sınıfına en çok yük getiren vergi biçimi olduğunu Lenin mükemmel bir biçimde açıklamıştır:
"Dolaylı vergiler doğrudan topraktan ya da ekonomiden tahsil edilen değil, halkın dolaylı olarak ödediği, mallara daha yüksek fiyatlar ödemesi biçimindeki vergilerdir. Hazine şeker, votka, gazyağı, kibrit ve daha birçok tüketim maddesine vergi koymuştur; bu vergileri hazineye tüccar ya da fabrikatör öder, ama elbette kendi parasından değil, müşterilerin ödediği paralardan. Votka, şeker, gazyağı, kibrit fiyatları fırlar ve bir şişe votka ya da yarım kilo şeker alan herkes sadece malın fiyatını değil, aynı zamanda vergisini de öder. Örneğin eğer yarım kilo şeker için on dört kopek ödüyorsanız, bunun dört kopek'i (yaklaşık olarak) vergidir; şeker imalatçısı bu vergiyi hazineye ödemiştir, şimdi ödediği parayı tüketicilerden geri alır. Demek ki, dolaylı vergiler tüketim maddelerinin vergilendirilmesidir, tüketicinin aldığı malın yüksek fiyatı içinde ödediği vergilerdir. Bazen, dolaylı vergilerin en adil vergi olduğu söylenir; ne kadar satın aldıysanız, o kadar ödüyorsunuz. Fakat bu doğru değildir. Dolaylı vergiler en adaletsiz vergilerdir, çünkü bunları ödemek yoksullar için zenginlerden çok daha zordur. Zenginlerin, işçilerin ya da köylülerin gelirinin on misli, hatta bazen yüz misli geliri vardır, ama zengin yüz misli şekere gereksinim duyar mı? On misli votka, kibrit ya da gazyağına gereksinim duyar mı? Zengin bir aile, yoksul bir ailenin iki, en fazla üç misli gazyağı, votka ya da şeker alır. Bu ise, zenginin yoksula göre, gelirinin daha küçük kısmını vergi olarak ödemesi anlamına gelir. Diyelim ki bir yoksul köylü­nün yıllık geliri iki yüz rubledir; bu köylünün vergilendirilmiş, dolayı­sıyla da fiyatı yükselmiş maddelerden altmış ruble karşılığında satın aldığını düşünelim (şekere, kibrite, gazyağına vasıtalı vergi konmuştur, yani imalatçı, mal daha pazara çıkmadan vergi­sini ödemiştir; devlet tekelinde bulunan votkanın fiyatını ise bizzat hazine yükseltmiştir; pamuklu kumaşlar, demir ve öteki eşyaların fiyatı da daha ucuz olan yabancı mallar Rusya'ya yüksek gümrük resimleri ödenmeden sokulmadığı için yükselmiştir). Bu altmış rublenin yirmi rublesi vergidir. Demek ki yoksul biri gelirinin her rublesinden on köpek'i dolaylı vergi olarak ödemektedir (do­laysız vergilerin, bedel ve Obrok ödemelerinin, Zemstvo, kaza ve Mir vergilerinin dışında). Zengin köylünün geliri ise bin rubledir; vergilen­dirilmiş mallardan yüz elli rublelik almıştır; (bu yüz elli rublenin) elli rublesini vergi olarak ödeyecektir. Dolayısıyla zengin köylü, gelirinin her rublesinden sadece beş kopek'i dolaylı vergi olarak öder. İnsan ne kadar zenginse, gelirinden o kadar azını dolaylı vergi olarak öder. O nedenle dolaylı vergiler en adaletsiz vergidir. Dolaylı vergiler yoksullara yüklenen vergilerdir. İşçiler ve köylüler birlikte nüfusun onda dokuzunu oluştu­rurlar ve toplam dolaylı vergilerin onda dokuzunu ya da sekizini öder­ler. Oysa toplam gelirin onda dördünden fazlasını kesinlikle almazlar!" (Lenin, Kır Yoksullarına)
TC devleti kuruluşundan itibaren vergi yükünü yoksullara yüklemiş olsa da son yıllarda bu yükü büyük oranda artırmıştır. Büro Sen'in araştırmasına göre: "1980’de dolaysız vergilerin oranı yüzde 63, dolaylı vergilerin oranı yüzde 37’ydi. 2005 yılına gelindiğinde dolaysız vergilerin oranı yüzde 33’e geriledi, dolaylı vergilerin oranı ise yüzde 67’ye çıktı. 2013’te ise dolaysız vergiler yüzde 31’e düşerken dolaylı vergiler yüzde 69’a çıktı."
"Orta Vadeli Program" işçi sınıfı ve emekçilere yönelik vergi saldırısının artacağını göstermektedir. Çünkü programa göre 2015 yılda yüzde 4 büyümeyi öngörüyorlar ama bütçe gelirlerini yüzde 12.1 oranında artıracaklar. Bu "mucize" nasıl gerçekleştirilebilir? Ancak ve ancak vergi artırımıyla ve zamla!
"Orta Vadeli Program"dan söz açmışken, ilginç bir noktayı da belirtelim. Bunu - bizim adımıza üzücü bir durum - bir burjuva iktisatçı fark etmiş. "Orta Vadeli Program" isim vermeden birilerine söz veriyor gibi. Eski IMF "niyet mektuplarına" benziyor. Bu "birileri" de kısa zaman önce Tayyip Erdoğan'ın "ilişkileri kesebiliriz" diye çıkışığı uluslararası kredi kuruluşları.
Aslında bu kuruluşlarla "ilişkiyi kesmek" hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü uluslararası tekeller Türkiye için yine bu kredi kuruluşlarından derecelendirme isteyecekler. Diyelim ki burjuva Ahmet'in firması kredi kuruluşundan “AA” not almış (bu yüksek bir not sayılıyor), burjuva Mehmet ise “BB” notuna sahip (bu da kötü bir not sayılıyor) ve bunların ikisi de aynı sektörde çalışıyor. Notu iyi olan Ahmet efendi yüzde iki faizle, notu kötü olan Mehmet efendi yüzde dört faizle borç alır. Demek ki bu kredi kuruluşlarının değerlendirmeleri bizim burjuvaları Tayyip'in bağırış-çağırışlarından daha çok ilgilendiriyor.
Hükümet programı da bunu sokak deyişiyle "eşşek gibi" kabul etmiş. Şimdi, bunu aşağıdaki karşılaştırmada görelim:
Fitch (Uluslararası Kredi Değerlendirme Kuruluşu): Notun olumluya dönmesi için MB’nin politikalarının uyumlu ve enflasyonu düşürmeye yönelik kredibiliteye sahip olması gerekir. Cari açığı direkt yatırımlarla finanse edecek dönüşümü yapın, daha esnek bir işgücü piyasasına imkan verecek yapısal reformlara hız verin.
Orta Vadeli Program: Orta Vadeli Programın temel amacı enflasyonla mücadeleye kararlılıkla devam etmek ve cari işlemler açığını tedricen düşürerek büyümeyi artırmaktır. Bu amaca yönelik olarak, para ve maliye politikasında sıkı duruş devam ettirilecek, gelirler politikasıyla da bu duruş desteklenecek ve yapısal reformlara hız verilecektir. Yurtiçi tasarrufları artırmak temel önceliklerimizdir. Özellikle kamu tüketimi ve cari transferlerin kontrol altına alınması yoluyla kamu tasarruf yatırım açığı tedrici bir şekilde azaltılacaktır. Likidite, faiz ve kur risklerinin kontrol edilmesi amacıyla stratejik ölçütlere dayalı borçlanma politikalarının uygulanmasına devam edilecek, güçlü rezerv öncelik olacaktır. Özel istihdam büroları yaygınlaştırılacak ve faaliyet alanları geçici iş ilişkisini de kapsayacak şekilde genişletilecek, alt işverenlik uygulaması gözden geçirilecektir.” (IMF ile üstü örtülü stand-by mı imzaladık?, Erdoğan Süzer)
Demek ki TC devleti Türkiye burjuvazisinin rekabet gücünü artırmak ve onu uluslararası finans çevrelerinin gözünde daha güvenilir kılmak için hem işgücü sömürüsünü artıracak hem de vergileri artıracak.
Tam da hem kendi içinde hem de diğer ülkelerdeki rakipleriyle ölümüne rekabet eden Türkiye burjuvazisinin istediği ve emrettiği gibi.

Meksika'dan Bir Afiş

Meksika'dan Bir Afiş

Meksika'da bir afiş. Üç burjuva partisi iktidarı. Üçünde de katliamlar. Afişin başında "hepsi aynı pislik" diyor. Türkiye'yi hatırlatıyor, değil mi? Burjuva her yerde burjuva. Adları farklı olsa da burjuvaziye dayanan her parti onlara hizmet ediyor.



IMF - "Finansal İstikrar" Raporu - Mayıs 2014

IMF - "Finansal İstikrar" Raporu - Mayıs 2014
Sıkıcılıkta bir IMF raporu okumakla yarışabilecek çok az iş vardır herhalde. Hadi onu aştık, işçi sınıfı ve emekçilere karşı, ezilen halklara karşı en alçakça saldırıların temel nedeni olan iktisadi koşulları aklayan o soğuk, teknik dilin insanı deliye döndürmesini nasıl engelleyeceğiz?
Her neyse, bir şekilde bunlara sabredip okudukça karşıma ilginç bir tablo çıktı. Ve fark ettim ki, bu raporu yazan adamlar korkuyorlar!
Kendi yarattıkları canavar, kapitalizmin gelmiş olduğu gelişmişlik ve çürümüşlük seviyesi onları korkutuyor.
Bu korkuya yol açan en büyük dertleri 2008 yılında batıp devletler tarafından kurtarılan en büyük bankaların daha da büyümesi ve tekelleşmesi. 2008 yılında "batmasına izin verilemeyecek kadar büyük" olduğu için batmasına izin verilmeyen bankalar artık daha büyük ve krizi tetikleyen 2008 öncesi uygulamalarını aynı fütursuzlukla tekrarlıyorlar.
IMF raporunu hazırlayanlara göre bu durum pek çok "sorun" yaratıyor:
"...dengesiz bir oyun alanı, aşırı risk alma ve kamu sektörü için büyük masraflar. Sistemik olarak önemli bankaların kreditörleri başarısızlığın maliyetine katlanmadıkları için bankaların risk profillerine yeterince dikkat etmeden kredi vermeye devam ediyor, böylece kaldıraçları ve risk almayı teşvik ediyorlar. "
İşin kötüsü, tüm dünyada bankaların kurtarılması bankacılık alanındaki tekelleşmeyi daha da artırmış.
Bu konuda aşağıdaki veriler önemli. 2000 yılından bu yana kapitalizmin en fazla gelişmiş olduğu ülkelerde bankacılık sektöründeki yoğunlaşma ve tekelleşmeyi veriyor.
Lenin'in "Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması" adlı eserini güncellememize olanak veren bu IMF verileri, çalışma yeteneklerini tekellere satmış bu akademisyenlerin sahipleri adına neden bu kadar korktuğunu gösteriyor. Amiyane tabirle "işin boku çıkmış durumda".
Grafiğin sol üst köşesinde banka sayıları verilmiş. Yeşil çizgi son on yılda banka sayısının her ülkede çok düştüğünü gösteriyor. Sağ taraftaki rakamlar ise banka varlıklarının Gayri Safi Yurt İçi Hasılaya yüzdesel oranlarını gösteriyor. Kırmızı çizgiden son on yılda banka Varlıklarının Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'daki payının her ülkede sürekli yükseldiğini görüyoruz.
Başka deyişle, banka sayısı azalırken, bankalar büyüyor.
Bankalar büyüdükçe kar ihtiyaçları da o kadar artıyor. Bu ihtiyacı giderebilmek için bankaların yaptıkları ve yapabilecekleri en sadık burjuva uşaklarını bile korkutuyor.


"İç Kargaşa Endeksi" - Burjuvaya Huzur Yok

"İç Kargaşa Endeksi" - Burjuvaya Huzur Yok
"Küresel risk analizi" yapan bir şirket bir rapor yayınladı. Raporda 197 ülkedeki toplumsal veya politik "kargaşalar" sayıya dökülmüş.
Buna göre Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında "kargaşalarda" yüzde 20 artış var. Kırmızıyla işaretli bölgeler "aşırı derecede riskli", koyu turuncu "yüksek riskli", koyu sarı "orta riskli" sayılıyor.

Çürüyen-Geberen Kapitalizmin Resmi

Çürüyen-geberen kapitalizmin resmi:
Dünyadaki sermaye ihracının hangi sektörlere gittiğini gösteren aşağıdaki grafik, son yirmi yılda kapitalizmin çürüme seyrini gözler önüne sermektedir.
Görüldüğü gibi, 1990 yılında tüm tekellerin yaptığı sermaye ihracında finansal sermaye toplamın yüzde %19'unu oluşturuyordu.
Bu rakam bugün diğer tüm sektörlerin aleyhine büyüyerek %30'a yükselmiştir. (Finans dışında payı artan tek sektörler lojistik-komünikasyon - bu sektörler sadece sermaye dolaşımını hızlandırarak sermayenin yeniden üretimini, dolayısıyla artı-değer üretimini çabuklaştırır - ve madencilik, petrol ve gaz sektörleri olmuştur.


Che - Stalin Hakkında


Che Guevara - Stalin Üzerine

Che Guevara - Stalin Üzerine:
"Bir Marksist-Leninist, bir komünist olarak görevim revizyonizm, oportünizm ve troçkiszmin arkasında gizli gericiliğin maskesini yırtmak ve (hem şimdiki hem de gelecekteki potansiyel yoldaşlara) gerçek amaçları işçi sınıfı hareketini içeriden dinamitlemek olan burjuvalar, sosyal-demokratlar ve gericiliğin maşası olan diğer sahte komünistler tarafından Stalin'e karşı formüle edilmiş yargıları doğru olarak kabul etmemeleri gerektiğini öğretmektir.